28 Kasım 2013 Perşembe

Fotografdaki Kadin * Hakan Yaman



Fotoğraf en büyük delildir her zaman. Birilerine imkansıza yakın bir şeyler anlatırız ve ‘gözümle görmeden inanmam’ gibi bir cevap alırız.Bazen kendimiz içinde geçerlidir.Gerçekten ben orada mıydım ? Bu anı yaşadım mı ? sorularıyla boğuşurken imdadımıza yetişir o severek çekildiğimiz fotoğraflarımız.Bizi alır ve mutluluk sarhoşu olduğumuz o ana geri götürür ve sevdiğimize defalarca sarılma imkanı verir.Yeniden sarılır,koklar yeniden severiz.Kimi zaman bir fotoğrafla seviştiğimiz de olur.Fotoğraf ışık,kompozisyon ve kara kutunun yanı sıra iletişim duygu ve aşktır.Bu yüzdendir,en iyi ekipmanlara sahip olabilirsiniz fakat duygularınızı katmıyorsanız tam anlamıyla iyi bir fotoğraf yakalayamazsınız.

Aramızda fotoğraf arkadaşı olanlar vardır.Bu kimi zaman hayatta olmayan bir sevdiğimiz,kimi zaman artık görüşmediğimiz bir sevgili veya dost ya da hayran olduğumuz bir karakter olabilir.En mutlu ya da en mutsuz anlarımızda daha büyük bir kutuya saklanıp saatlerce o bir adet kare ile konuşursunuz.Aklımız sıra o kareyi canlandırıp karşımızdaki koltuğa oturtup saatlerce analiz yaptığımız dahi olabilir.

Fotoğraftaki Kadın’ı ilk gördüğümde beni cezbeden elbette isim ve kitap kapağı oldu. Ambalaja aldanma der bazı insanlar. Okudukça aldanmadığımın kanıtlarını topladım,yaşadım.Bir kitapta hissedebileceğin bir şeyler yakalamak gerçekten bir mucize.Bir arkadaşımın okumadan yaptığı yorumuna göre kitap Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası gibi.. İkisinin en büyük ortak özelliği tutku.Fotoğraftaki Kadın biraz daha bizden,belki de benden demeliyim.Kürk Mantolu Madonna biraz daha gerçeklik payı olan fakat Fotoğrafdaki Kadın daha şizofren ve tamamiyle duygularla oluşturulmuş bir hikayedir.

Suphi , babasının annesini terk etmesiyle hayatındaki en önemli kahramanı dayısı olmuştur.Dayısının define merakı O’nu zaman zaman yorsada hayatındaki en önemli kahramana sırtını dönememektedir.Suphi içine kapanık kendi halinde bir gençtir ve en yakın arkadaşı fotoğraf makinesidir.Bir yandan musabecilik yaparken boş zamanlarında fotoğraf makinesini boynuna takıp sokak sokak gezip fotoğraflar çekmektedir.Esasında fotoğraf çekmekten daha çok sonrasında karanlık odaya çevirdiği küçük bir odaya kapanıp onları hayata geçirmeyi daha çok sevmektedir.Orası tamamiyle O’na ait bir dünya ve tam anlamıyla sığınıp özgür olabildiği tek yerdir.Bir gün yine sokak sokak gezerken objektifine takılan bir kadın tam anlamıyla Suphi ‘yi cezbeder.Peşinden gittiği halde bir noktada kadını kaybeder.İlk defa farklı bir duygu yakalayan Suphi elinde bir fotoğrafla kalakalır.Sığınağına geri döndüğünde aynı fotoğrafdan binlerce adet yapar ve mandallara asar.Fotoğrafdaki Kadın artık O’nun sevgilisidir.O’na dair tek bildiği şey bu fotoğraftır ve O’nu bulmaya karar verir.Elinde bir fotoğraf ile İstanbul’un loş sokaklarında sevgilisini aramaya başlar.Bana göre hikayede özel olan ise sonu değil, arayış anında Suphi’nin kalbinden çıkarıp bir kareye hapsettiği duygularıdır.

Okumanız Dileğiyle…
Şenay

‘Belkide aynalar bize görmek istediğimizi gösteriyor,gerçeği değil.Kendini ne kadar yakışıklı,ne kadar çirkin,ne kadar güvenli,ne kadar korkak görmek istiyorsan o kadar görüyorsun aynada.Ayna sana istediğin resmi veren bir sokak ressamı oluyor yani’ (Sayfa 30)

‘Hayat sandalda durmak gibidir arkadaşlar,demişti.Ters bir adım atarsanız alabora olursunuz.Nedir bu alabora olma korkusu ? Kim yüzdürür bu sandalları rüyalarımızın karanlık sularında,içlerinde yanan büyük mumlarla ? Niçin basar da deviririz o kayıkları kaba,hoyrat ölçüsüz bir adımla ? Niçin yüzdüremeyiz kayıklarımızı gece mavisi zamanlarda sessiz ? Rüzgarsız ufuklarda yapayalnız,kimsesiz ? Niçin atamayız üzerimizden bu ürkekliği ? Kırıp çıkamayız sert kabuklarımızdan ? Nedendir bu çekingenlik,bu pısırıklık ? Oysa şöyle bir silkelenebilsen.Sanki parasını peşin mi verip aldın,devrilirsen devril ulan kayık desen…’ (Sayfa 57)

‘Hayat boyu hep bir şeyleri kovalayan olmaktan usanmıştım.Birileride çıkıp beni arasın,benim peşimden koşsun istiyordum.Neden hep ben kaçıyordum,kapatıyordum kendimi kuytularına hayatın.İzbelerine karanlık dehlizlerine neden hep ben giriyordum lanetli bir eşkıya zulası gibi ?’
 (Sayfa 191)


Aslında biliyordum.Kaçtıkça daha başarısız oluyordum.Kaçtıkça daha çok kaybediyordum,daha siliniyordum.Yeniliyordum oynamadığım oyunlarda.Hükmen mağlup oluyordum çıkmadığım maçlarda.Çamurlu sahalara çıkmıyordum,kaçıyordum belki,ama ben,ben olmaktan çıkıyordum.Hepten hırlayan,nefesi pas kokan iğrenç bir yaratık gibi gölgelere siniyordum,karanlıklara sığınıyordum,isleniyordum,kirleniyordum.Daha pespaye,daha sünepe yaşantıları kabulleniyordum.İşin en kötüsüde bütün bunları bile bile kaçıyordum.’ (Sayfa 193)

24 Kasım 2013 Pazar

Dünyanın ilk Günü * Beyazit Akman


Bazı kitaplar vardır,zaman zaman tekrar tekrar okunur.Bunu daha oncede soylemistim degil mi? Bu kitabı ikinci kez bir çırpıda okuyuşumdur.Bana bir kitap önerisi sorduğunuzda size vereceğim ilk öneri budur.Esasında öneri dediğiniz nedir ? Sizlere Tüyap Fuarındaki görevliler gibi  ‘Bu da esasında çok güzel bir kitap’  desem herhalde benim gibi bana gülerdiniz.Neye göre güzel ? Siz benim ne tür kitaplar okuduğumu nelerden hoşlandığımı bilmiyorsunuz ki.Her neyse..

Birgün anneme geçmiş zamanda yaşamış olsaydın hangi tarihlerde yaşamak isterdin ? diye sordum.Benim böyle garip sorularım vardır.Bir hayvan olsan,bir çizgi kahramanı,bir çiçek … Okuldayken önerilerimle edebiyat öğretmenimiz dersinde bu cümlelerin hepsine kompozisyon yazdırırdı.Sanırım bütün sınıfın benden hoşlanmama sebebide buydu.Tarih’i ve Matematiği çok seven annemin verdiği cevap ; Fatih Sultan Mehmet dedi.Fatih’in İstanbul’u aldığı zamanda yaşamak isterdim.

Dünyanın İlk Günü,adını Fetih gününden alıyor.O gün dünyanın son günü olduğunu düşünenler Fatih Sultan Mehmet’in değerlerine değer vermesiyle o günün dünyanın ilk günü olduğunu anlıyorlar.

Kitapda üç karakterin gözünden dönem anlatımları geçiyor.Fatih sultan Mehmet hedefleri,azimi ve İstanbul’u almak için izlediği yöntemler.Bunun yanı sıra hocalarıyla aralarında geçen muazzam dialoglar bir bir anlatılmakta.

Alexander,yüreği deli kalbi hızla çarpan bileği kuvvetli Rum genci geleceğini kurtarmak adına şehrinden kaçmak zorunda kalır.Babası kendisini yeniçeri ordularına emanet eder.Alexander giderken arkasında döneceğine söz verdiği dünyalar güzeli ‘Meryem’ vardır.Sultan Mehmet’in ordusunda şehrini almak için savaşırken aynı zamanda aşkı içinde savaşmaktadır.

Osmanoğullarına İtalya’dan elçi olarak gönderilen senyör Alberti Sultan Mehmet’in isteği üzerine burada kalır ve Sultan’ın değerli yazmaları çoğaltma projesine destek verir.Bu dönemde şehirde gördüğü ve kendi ülkesindeki benzerlikler ve farklılıklarla kıyaslayarak notlar tutar.Senyör Alberti’nin notları hem Türkler’in o dönemde nasıl yaşadıklarından neler yiyip içtiklerinden örf ve adetlerine nasıl ibadet ettiklerine kadar gidiyor.

Alexander aşkı,Alberti’nin hüznünü ve Mehmet’in azmini… kitabı okuyup kaldırdığınızda da uzun süre etkisinden çıkamayacak ve özlediğinizi hissedeceksiniz.

Okumanız Dileğiyle..
Şenay

- ALINTILAR –

Molla ; Peki Fetih ne demektir,Mehmet ?
‘Savaş açmaktır,toprak kazanmaktır,şehirler zaptetmektir.Gittiğin yerlerde kendini sultan ilan etmektir.’
Mollanın yüzü değişti.Kızmıştı.
‘-Hayır Mehmet,bu söylediklerinin hiçbiri Fetih değildir.O saydıkların barbarlıktır.Fetih huzur getirmektir,adaleti yaymaktır.Hakk’ı insanlara yaymak,halka haktan bahsetmektir.’ (Sayfa 110)

Molla Hüsrev konuşmasını sürdürdü: ‘Sonuç olarak,İslam bir akıl dinidir,mantık ile çelişmez,ama dinin özünde mutlak teslimiyet vardır;bu mantıktan bağımsız,onun çok ötesindedir.İslamiyet teslimiyettir.İnsanların ise doğruyu açık şeçik görmeleri gerekir ki,kendi akıl ve iradeleriyle teslimiyeti seçebilsinler.’ (Sayfa 157)

Örneğin,kömür ‘Seninle geçireyim bir ömür’,demekmiş ve sevgililer arasında çok kullanılırmış.İnci,’Sensin güzelliklerin incisi’.Armut,’Ver bize bir umut’ demekmiş.Özellikle çiçeklerin ayrı ayrı manaları varmış.Beyaz gül saflık ve temizlik işaretiyken,leylak güven ve sır alameti olarak okunurmuş.
(Sayfa 296)

Bazı Türkler yazı yazmayı ilahi bir görev gibi görüyorlar.Üzerinde yazı olan kağıt parçalarına da çok büyük saygıları var.Yere üzerinde yazı olan bir kağıt parçasını atmadıkları gibi böyle bir kağıdı bulduklarında da yerden alıp yukarı bir yere koyuyorlar. (Sayfa 414)

Sultan haykırdı;
‘Çünkü biz o duvarları aşmaya değil,onların dibinde ölmeye gidiyoruz! Biz toprak kazanmaya değil,toprak olmaya koşuyoruz! İnsan yaratıldığı toprakta gömülürmüş,kardeşlerim! Bugün bizim gurbetimiz bitiyor,evimize geri dönüyoruz!’
(Sayfa 588)

( İskender‘in cesur kalbi )

‘Acele edin ! Uyuşukluk etmeyin!’diyerek bağırdı Kurtçu Doğan.

Elinde püsküllü sopasıyla sarayın avlusunda dolanıyor,bir o tarafa bir bu tarafa koşturan içoğlanlarına ardı ardına emirler yağdırıyordu.Haddinden biraz fazlaca şişmiş göbeği,pahalı kaftanının arasından ileriye doğru çıkıyordu.Bugün yüzü,her zamankinden daha sevimsizdi.
‘Tahtı iki karış daha kenara çek!’ diyerek ensesine şaplattı önündeki içoğlanının.Ensesine yediği tokat öyle ağırdı ki içoğlanı kafasındaki sivri külahını yere düşürdü.

Saray avlusu yarınki elçi kabul törenine hazır ediliyordu.Yüzlerce saray görevlisi avluya yayılmış,ortalığı didik didik ediyor,hangi ülkenin temsilcisinin nerede duracağını belirliyorlardı.

Bütün bu koşuşturmadan uzakta,avlunun kenarındaki iki yeniçeri dimdik ayakta etrafı izliyorlardı.
‘Yine zavallıların canını okuyor ağa,’ dedi İskender.

‘Yeni sultanın tahta geçmesiyle birlikte bir haller oldu buna’,diyerek karşılık verdi Hasan.’Sanki üstündeki koca bir otorite kalkmış da rahatlamış gibi.Olmadık emirler veriyor yeniçerilere.’
‘Halbuki ocaktaki ilk yıllarımızı hatırlıyorum.Ne kadar da adil biriydi.’

‘Makmın insanları bozduğuna şüphe yok,sevgili dostum.İnsanların enselerine attığı tokatları kendisininde bir zamanlar yediğinide unutuyor gibi.’

‘Sence sultanı küçümsüyor mu dersin?’
‘Bana öyle geliyor.Halil Paşa ile de arasından su sızmıyor.Sanki paşayı daha çok seviyor.Her dediğini yaptırabileceğine inanır gibi bir havası var.’

‘Benim merak ettiğim soru da bu,Hasan.Kafam gittikçe daha da karışıyor.Biz sultana hizmet ediyoruz;Onu temsil eden de yeniçeri ağası.Peki ya ağa sultana bayrak açarsa?Biz hangisine itaat edeceğiz?
Bu sırada Kurtçu Doğan elindeki sopayı başka bir oğlanın suratına geçirmişti.

Hasan,İskender’in yüzüne baktı.
‘Bana cevabını bilmediğim şeyler soruyorsun kardeşim.Neler olucağını hep birlikte bekleyip göreceğiz.’

‘Belki de sultanın bir bildiği vardır,’dedi İskender.

‘Ben aslında sultanın ağayı pek tutmadığını duydum ama durduk yere ağayı değiştirirse sıkıntı çıkar diye düşünüyor olmalı.’
Hasan,avlunun geniş kapısından iki yeniçerinin kolları arasında bir üçüncüsünün ağzı gözü kanlar içerisinde ağanın önüne çıkartıldığını görünce,’İşte şimdi yandı!’ dedi.

‘Kim bu?’ diyerek merakla sordu İskender.
‘Elli altıncı ortadan bir oğlan.Geçen hafta ocaktan kaçtığını duymuştum.Bir sevgilisi varmış yakındaki köylerden birinde,gizli gizli kaçıp onunla görüşüyormuş.Ağa’dan izin istemiş ocaktan ayrılmak için.Kurtçu Doğan bu hiç izin verir mi?Oğlan da çekip gitmiş bir gece.Birkaç gündür arıyorlardı.’

İskender,yüreğine bir kor düşmüş gibi oldu.Börkünün altından alnına doğru soğuk terler akmaya başladı.
‘Ne yapacaklar şimdi bu oğlana?’

‘Orası Ağa’nın bileceği iş.Döve döve öldürür mü,zindana mı attırır,Allah bilir.’

Kendilerinden elli metre kadar uzaklıkta olup bitenleri izlemeye başladılar.

Cüsseli iki yeniçeri onu bırakıverince oğlan yere,Kurtçu Doğan’ın ayaklarının dibine yığıldı.
‘Ayağa kalk it!’diye bağırdı ağa.

Yeniçeri kendisine denileni yapmaya çalıştı.Zorlukla doğruldu.Saçı başı ve üstü çamur ve toprak,yüzü kanlar içindeydi.Sol kaşı patlamıştı.Belli ki peşindekiler oğlanı fena benzetmişti.
Oğlanın suratına tiksintiyle bakan Ağa,’Şu haline bak!’dedi.’Bir yeniçerimisin eşkıya mı belli değil!’

Yeniçeri hiç sesini çıkarmadan başını öne eğdi.Zaten bir şey söyleyecek hali de yoktu;dermanı kalmamıştı.

‘Senin gibilerin hakkından ne gelir biliyor musun?’diye sordu ağa.’İki yüz sopalık bir falaka!’

Hasan,’Bu çocuğu öldürür!’ diye fısıldadı İskender’e.Elli yada yüz sopa bile dayanılmaz bir acı verirken bu haldeki bir insana iki yüz sopa vurdurmak ölüm fermanını imzalamaktan farksızdı.Bunu ocaktaki herkes bilirdi.

Kurtçu Doğan,’Bu ayaklarını bir süre kaçamayacak hale getirir!’diye devam etti.
İskender daha fazla dayanamadı.Hasan’ın,’Ne yapıyorsun!Buraya gel!’demesine fırsat vermeden o çoktan ileri atılıp ağanın karşısına geçmişti.

‘Ağam bana düşmez,müsaadeniz olmadan konuşuyorum ama bu oğlan yiyeceği dayağı yemiş,bu seferlik affedin.Hem artık akıllanmışa benziyor.’dedi.
İskender’in çıkışına etraftaki içoğlanları ve yeniçeriler şaşırıp kalmıştı.Herkes yaptığı işi bırakmış,ağanın vereceği tepkiyi merakla bekliyordu.

Kurtçu Doğan İskender’i çok iyi bilirdi,ocağın en iyi askerlerindendi,ok atmada ve kılıç kullanmada ustaydı,kendisine deneni hemen yerine getirirdi.Fakat askerin bu asi çıkışını hiç beğenmedi.Suratına elinin tersiyle bir tokat indirip oğlanı orada yere yıkmak aklından geçti,ama ortasında ve ocakta fazlasıyla sevilen bu çocuğa böylesine ağır bir tepki kendisini sevimsiz hale getirir,sözünün gücünü zayıflatırdı.Daha az sert bir şekilde karşılık vermeye karar verdi.
‘Tamam o zaman,’dedi.’Onun yiyeceği iki yüz sopayı sen yersin olur biter!’

İskender sessizce başını önüne eğdi.Bir adım ötesi kellesini götürürdü,ağanın istediği de buydu.Kurtçu Doğan,yeniçeriden tepki gelmeyince,’Şimdi yıkılın karşımdan!dedi.
Yakalanan yeniçeri ve İskender bahçenin kapısından çıkarken öteki,İskender’in yüzüne zorlukla çevirdi kafasını.Gözlerine baktı,’Neden?’ diye sordu.

İskender gülümsedi.’Tek aşık olan sen değilsin.’dedi.
Yeniçerinin yediği sopa onu iki hafta topallatacaktı.


12 Kasım 2013 Salı

Aile Cay Bahcesi * Yekta Kopan

Bugün günlerden Salı ve bugün sıradan bir gün aslında,bugünü diğerlerinden ayıran nedir ki ? Kendisine özel bir adı olması mı ? Bugün Salı,bugünü dünden ayıran şey Salı olması dün mesela Pazartesi’ydi.Pazartesi’ye neden Pazartesi demişler ? Salı neden Salı olmuş.Bununla ilgili hiçbir fikrim yok.Bugün dünden daha iyi ya da daha kötü de değilim üstelik.

Her zamanki gibi,elimde kitabım kahvemi almaya gidiyorum.Bugün kasada Veysel efendi var.Sürekli birşeyler mırıldanıyor.Yarısını duyuyorum,yarısını duymuyorum.Belki duymak istemiyorum.Al paranı,kahvemi ver,tamam.Sonra daha net geliyor söyledikleri.

- Sen diyor,iyi oyuncu olursun.

O da nereden çıktı,ne alakası var ki şimdi ? Sıradan birgün gelmişim her zaman gibi kahvemi alıp gideceğim.Biraz kitap okuyacağım sonra kaldığım yerden kargaşaya devam,hayat bu durmaz ki.

-Kötü roller yakışır sana,gülmediğin zaman o kadar sert bakıyorsun ki çok ciddi oluyorsun.Bir an öyle düşündüm.Yönetmeni bile korkutursun sen..

Yine yarısını anlamıyorum,o kadar hızlı konuşuyor ki.Aslında bu Veysel efendi’nin ilk potu değil ama alıştım artık.Niyeti temiz,biliyorum.Oyuncu olmaya niyetim yok diyorum.Belki aklım kitapta o anda.. Kahvemi alıp ayrılıyorum.

Bugünü dünden ayıran bir şey yok aslında.Dün nasılsam bugün de öyleyim.Düşünüyorum,çok mu ürkütücü bakışlarım,duruşum çok mu ciddi ? Durup dururken gülünür mü ? Deli derler adama,ben olsam derim mesela.Herkese gülmek zorunda da değilim sonuçta.Hergün her an gülemem zaten.Ancak birini seversem gülebilirim,o zaman çok gülerim.O zaman şaşırırsınız,o kimdi peki bu kim diye ? Seversem şımartırım,yere göğe sığdıramam bokunu çıkartırım.O zaman vazgeçemem bağımlıyım sanırsınız.Bilirim hayatta hiçbir şeyin vazgeçilmez olmadığını,doğum da yalnız ölüm de ne farkeder ? İçime ata ata yana yakıla giderim.

Hepimizde var biraz ‘’Müzeyyen’’ lik.. Kitabın arkasında da aynen böyle yazıyor.Her kadının kendinden bir parça bulabileceği biri ‘’Müzeyyen’’ isim anlamıyla süslü ve güzel demek..
Okudukça bir rahatlık geldi üzerime,yerleşti.Aslında dedim,herkesin beni sevmesine gerek yok.Buna ne mecburum ne de böyle bir isteğim var.Müzeyyen kadar rahat olasım geldi.Müzeyyen’in bu hale gelmesinin sebebide sevgisizlik aslında..
Müzeyyen saatçi Neşat ve Meral hanım ‘ın ilk kızı.Babaannesi Fatma hanım’ın ellerinde büyümüş.Annesi ve babasının mutsuz evliliği bunun üzerine Çiğdem’in doğması Müzeyyen’in kendisini hep geri planda kaldığına inandırmıştır.Babası ile arası hiç iyi olmamış annesini erken yaşta kaybedince bütün nefretini kız kardeşine yöneltmiştir.Su’dan nem alacak dereceye gelmiştir.Hayatı böyle sürüp giderken,en çok aklıma takılan yerde romanı geri çevirdi yazar.Kimsenin bu kadar nefret dolu olabileceğine inanmamıştım ve garipsemiştim dönüm noktasına gelene kadar.Kitap bittiğinde öyle olmadığını anladım.Bir yudum sevgi kalmıştı Müzeyyen’in kalbinde.Aksi imkansızdı,fazla kurguydu.

Oysa yağmurda ıslanmanın verdiği huzur hiçbir şeyde yoktur.İnsan olmaktan utanmadığın tek andır,ağaçlar gibi,çiçekler gibi,köpekler,kuşlar,kediler,bildiğin bilmediğin bütün hayvanlar gibi ıslandığın an.Doğanın bir parçası olduğunu hissedersin.Manzaraya dışarıdan bakan kibirli insanlardan uzakta,o manzaranın bir parçası olursun.(Sayfa 74)

Uykusuz gecelerde kavga provaları yaptım;işten çıkaran patronla,yağmurlu havada ıslatıp geçen taksiciyle,tiyatroda gelip yerime oturan çiğ suratlı kadınla,posta kutumu karıştıran apartman yöneticisiyle zihnimde savaştım.Karşılarına dikilip edeceğim lafları düşündüm.''O derse böyle derim,şunu derse şöyle yapıştırırım cevabı'' diye hesap yaptım.Şehrin kokuşmuşluğuyla,insanların kabalığıyla,yolların pisliğiyle,binaların bakımsızlığıyla,köpeklerin havlamasıyla,kedilerin çöp karıştırmasıyla,kadınların sinsiliğiyle,erkeklerin salyalı yalanlarıyla didiştim durdum aklımın karanlık koridorlarında.Sonra sustum.Ses olmadı düşündüklerim.Nefretimi kusamadım dünyaya.O güvenli kabuğumdan çıkaramadım başımı.(Sayfa 97)

Ben geçip gitmek isterdim hayattan,o iz bırakmak için uğraşırdı.O tadına doyum olmaz bir şiirdi,ben taslak halinde bir roman. (Sayfa 105)

Kalamarları didiklemeye devam ettik.Soğuyunca iyice yağ emmiş lastiğe dönmüşlerdi.
''Bunların hepsinin bakire olduğunu biliyor musun ?'' dedi Çiğdem.''Biri anlatmıştı ayrıntısını hatırlamıyorum ama çiftleşen kalamarlar yumurtalarını bıraktıktan sonra ölüyorlarmış.Yani bu durumda canlı olarak yakalanabilenler çiftleşmemiş oluyor.'' (Sayfa 111)

Okumanız Dileğiyle…
Şenay



10 Kasım 2013 Pazar

Bu iste bir yalnızlık var * Tuna Kiremitci

Bazıları eski kitap sever,ben ise hep yeni gıcır gıcır kitaplar alırım.Üstelik kitaplarımı kolay kolay kimseye vermem.Verince özlerim,okurken benim olsun isterim.Bazen acı verir bana,sen kitabı al kimse faydalanmasın sadece senin olsun.Bencilce değil mi ? Bu kitabı Tüyap fuarında sahafların birinde buldum.Kitabın sinemaya uyarlandığını duymuşsunuzdur.Üstelik başrolde Engin Altan Düzyatan var.Benim en beğendiğim aktörlerdendir kendisi.İşin ilginç tarafı ben bir kitabı okurken hayalime ya Düzyatan gelir ya da Mert Fırat.Okurken hep film gibi düşünürüm.Film ne zaman vizyona girecek bilmiyorum ama izleyeceğim.

Bu kitabı benden önce kim okudu diye düşündüm,sanırım bana çok benzeyen biri.Çünkü kitabın eski olduğunu ancak kapağında hissedebiliyorsunuz. Sayfalarda ne bir burkulma ne de bir karalama mevcut.

Yazar Tuna Kiremitçi hiç büyümez mesela,saçları beyazlayabilir elleri yaşlanabilir ama yazıları hiç yaşlanmaz.İçinde taşıdığı kalem hep çocuk,kendine münhasır.Bu kitabın sonunda da anladım ki,o ancak içinden geçenleri yazar.Gündem,rakip,tutarlılık,siyaset vs.. O’na yön veremez,engelleyemez.O hep aynı adam,edebiyata tutkun olduğu için yazar çizer.Neden diyebilirsiniz ? Tamamen hissiyat…

Kitap eski bir müzisyen Memet’in durgunluk dönemini anlatır.Memet müzik hayatının başarısızlıkla sonuçlandığını inanır,yinede gitardan ve müzikden kopmamış ve dersler vermektedir.Kızının velayati ayrıldığı eşindedir.Aile dostları Ayşe ve Orhan aynı zamanda komşularıdır.Birgün Orhan sırra kadem basar.Memet Ayşe’nin en büyük destekçisidir.Zamanla O’na olan duygularının arkadaşlıktan öte olduğunu fark eder.

- Alıntılar -

Birden,o hiç sevmediğim duyguya kapıldım yine.Sanki geçmişin belli bir anında,bir şeyi başka türlü yapmış olsam her şeyin farklı olabileceği duygusuydu bu.O şeyin ne olduğunu tam olarak bilemiyordum ama milyonlarca aday vardı. (Sayfa 35)

İnsanın hayata bulaşmak istemediği günler vardı.Hayatın çamuru bildiği yolda akıp bitsin, ama size dokunmasın isterdiniz.Sokağa çıksanız,gökyüzünün ağırlığı sırtınıza binerdi sanki.(Sayfa 40)

Gençken bir gün yeterince tecrübeli olduğumda hayatın kolaylaşacağını sanırdım.Oysa yaşlanmanın bana getirdiği tek şey,tecrübe kazanmanın da yetenek meselesi olduğubu öğrenmek oldu.Başıma ne gelirse gelsin tecrübeliymişim gibi hissedemiyordum kendimi.(Sayfa 68)

Kitabın sonuna gelince,tekrar dönüp baktım.Birkaç sayfa daha var mı ? diye.Tuna Kiremitçi işte dedim.Yine kendine göre bir son yazmış.Bazen anlarsınız ya bu hikaye nereye gider,bu filmin sonunda ne olur ? Söz Tuna Kiremitçi ise mümkün değil.O sadece içinden gelenleri yazar.

Bu arada okuduklarımdan en sevdiğim Kiremitçi kitabı… ‘’Dualar Kalıcıdır’’

Okuyarak çoğalmanız dileğiyle…


Şenay

1 Kasım 2013 Cuma

Ve Daglar Yankılandı * Khaled Hosseini




Khaled Hosseini ; Ne kadar isterdim,bir kitabım ellerinden imzalanmış olsa,arşivime gelse konulsa.. Altı üstü bir imza,hayır ne olacak imzalandığında diyenler var mı ? Seneler önce ben demiştim.Yeni tanıştığım bir arkadaşla internet üzerinden konuşurken imzalı olsa ne olacak olmasa ne olacak ? demiştim.Düşünsene dedi,bu harika sözleri yazan ellerden bir imza olacak.O sözleri yazdığı elleriyle senin adını yazacak.Nasıl ya ? Ben bunu neden düşünmedim ki,çok şaşırmıştım.Hosseini’nin yeni kitabının çıktığını öğrendiğimde ilk kitapçıya gidiyorum ve hemen görevliye soruyorum.Çok satanlara yaklaştığımda ne görsem kitap sadece yabancı dilde mevcut.Nasıl yani ? Henüz Türkçeye çevrilmemiş mi ? Bu gerçek olabilir mi ? Neyse ki bu sadece bir rüyaydı,sonrasında uyandım.Kitapları toplu sipariş verdiğim için listeme not ettim.

Doğru ve yanlış kavramların ötesinde uzanan bir toprak var.
Seni orada bekleyeceğim.(Mevlana Celaleddin Rumi,13.yüzyıl)

Kitap bir masalla başlıyor.Baba’nın iki yavrusuna anlattığı devin büyülü hikayesi ve bir Baba’nın diğer evlatlarını korumak adına birinden vazgeçmesi.Evladıyla imtihan edilmesi.Bunun üzerine ilerliyor.

İki kardeş,abi Abdullah ve kız kardeşi Peri .. Anneleri Peri’nin doğumunda vefat edince abisi Peri’nin anneliğini de üstlenmiş ve O’nun her şeyi olmuştur.Hayatta tutunmasını sağlayacak tek akrabası Peri’dir.Ta ki Baba onları ayırana kadar.Masal gerçek olur ve Peri başka bir aileye evlatlık olarak verilir.Peri küçük olduğundan bu durumdan en çok Abdullah etkilenir.

Kitap bölüm bölüm öyküler şeklinde sunulmuş ki,her bölüm kendi içinde bir öykü esasında ve öykülerin ufak bir köşesinden birbirine tutturulmuş.Yani her bölümü okuduğunuz da farklı bir şeyler okuyor olacaksınız.Ancak kitabı bitirdiğinizde bütün bölümlerin birbirine bağlı olduğunu anlayacaksınız.

Hosseini’nin dili tartışmasız muazzam fakat bu kadar hevesle beklediğim bir çalışmanın diğer yapıtlarının verdiği hazzı alamamak benim için çok üzücü.

Üzüntüsünün yansısını bir tek Şuja’da görüyordu.Köpek her gün kapılarına geliyordu.Pervane ona taş attı.Baba onu sopayla kovaladı.Ama hayvan vazgeçmedi.Her akşam acı acı inlediğini duyuyor,her sabah onu eşikte yatarken buluyorlardı;çenesini ön patilerine dayamış,o melankolik,suçlamayan gözlerini onu kovalamaya çalışanlara dikmiş.Bu böyle haftalarca sürdü,ta ki Abdullah’ın onu başı önde,topallayarak dağlara doğru giderken gördüğü sabaha kadar.O günden sonra Şadbağ’da köpeği gören olmadı. (Sayfa 48)

‘’Dünyanın neresinde olursa olsun,bir Müslüman’ın avucuna bakarsanız,çok şaşırtıcı bir şey görürsünüz.Hepsinde aynı çizgiler bulunur.Bunun anlamı mı ? Anlamı,bir Müslüman’ın sol elinin ayasındaki çizgiler Arapça seksen bir rakamını,sağ ayağındakilerse on sekiz rakamını oluşturur.Seksen birden on sekizi çıkarınca ne eder ? Altmış üç.Yani,Allah rahmet eylesin,Peygamberimizin öldüğü yaş.’’ (sayfa 87)

‘’Ama bütün bunların kenarında,bu görüntünün çeperinde bir şey daha var;seçilmesi güç bir gölge – Peri’yi en çok çeken de o.Bir karaltı.Bir an yumuşak,bir an sert.Elini tutan,yumuşacık bir el.Bir keresinde yanağını yasladığı dizlerin sertliği.Yüzünü görmeye çalışıyor,ama yüz ondan kaçıyor,Peri’nin ona her dönüşünde uzaklaşıveriyor.Peri içinde bir delik açıldığı duygusuna kapılıyor.Yaşamında,bütün ömrünce bir eksiklik,büyük bir eksiklik hissetti.Her nasılsa,baştan beri biliyordu.‘’Abi,’’ diyor,konuştuğunun farkına varmadan.Ağladığının farkına varmadan.’’ (Sayfa 237)

-Fotoğraf makinen var mı ? diye sordu Thalia
-Yok
-Hiç resim çektin mi peki ?
-Yooo
-Ve fotoğrafçı olmak istiyorsun ?
-Garip mi buldun ?
-Biraz.
-Peki,polis olmak istiyorum deseydim,onu da garip mi bulacaktın ? Kimseye kelepçe takmadım diye ? (Sayfa 305)

‘’Kendime bir şey aradığımı söylüyorum.Ama aslında boş boş dolandığım,başıma bir şey gelmesini,bütün ömrümün ona doğru aktığı,her şeyi değiştirecek olan bir şeyin gelip beni bulmasını beklediğim duygusu giderek güçleniyor.’’ (Sayfa 313)

‘’Markos,biliyor musun,insanların bu kadar geç kavraması çok tuhaf.İstedikleri şeylere göre yaşadıklarını düşünüyorlar.Yaşamlarına isteklerine göre yön verdiklerini.Oysa işin aslı,onları yönlendirenler,korktukları şeyler.İstemedikleri şeyler.’’

Ve sevgiyle kalın…
Okuyun,okudukça çoğalın.

Şenay